19 Kasim 2013
Zamanla bazı taslar yerine oturuyor. Özellikle Joyful Strains kitabını okuduktan sonra bazı şeyleri daha iyi görmeye başladım. Her ne kadar bu kıta Türklerin göç edeceği yerler içinde en moderni ve en az ırkçlığın olduğu kıta olsa da kafalardaki onyargıyı silmek belli ki çok zaman alacak. Son zamanlarda konustugum bircok insan Batı Avustralya'nın Avustralya'da dar kafalı insanların en yogun oldugu yer oldugunu soyluyor. Buradaki insanlar her yerden daha tutucuymuş.Tutuculuk ile kastettiğim dil, din ve ırk ayrımı yapmaları. Hemen altını çizmeliyim, burdaki ırkçılık Amerika veya Avrupadaki gibi kesinlikle değil ancak insanların yüzündeki sırıtan maskenin arkasında, sadece seziliyor. Ben sahsen bir sey yasadıgımı soyleyemem ama duyduklarımı paylasayım. Zamanında Avustralya'nın "White policy" si varmış. Ten rengi koyu olanları göçmen olarak kesinlikle kabul etmiyormuş. http://en.wikipedia.org/wiki/White_Australia_policy
Türkleri hangi kategoriye koyacaklarını bilememişler ve onları kırmızı olarak nitelemişler ve boylece araya kaynamışız. Bu ayrımcılık asla dile getirilmiyor ama herkesin içinde bir yerlerde çok belirgin bir şekilde duruyor. Sadece göçmenler göçmenleri anlıyor, iyi niyetliyse yardım ediyor. Bir yandan da misafir misafiri sevmez derler ya, bazı durumlarda da eski göçmenler yenilerini istemiyor belki de çekemiyor. İş yaşamında bu rekabet daha da öne çıkıyor. Eğer isminiz yabancı değilse iş başvurularında CV'nizin hiç bakılmadan direk çöpe atılması ihtimali çok yüksek. Benzer şekilde kasadaki Türk elemanı Avustralyalı bir eleman ile değiştiren seyyar restoran sahibi satışlarını bir anda yüzde elli artırabiliyor. Kalifiye ve iyi işleri hemen local elemanlar kapıyor. Katolik okulundan mezunsanız eğer sizi daha çok seviyorlar:) Melbourne ve Sydney kesinlikle burası gibi değilmiş. Oralar gerçek anlamda kozmopolitmiş ancak Perth Türkiye'nin 3,5 katı büyüklüğünde bir bölgenin tek büyük şehri. En yakın büyük şehre 2000 km uzakta. Bu yüzden lakabı yalnız şehir. İşte böylesi izole bir şehirde kafalardaki örümcek ağlarının temizlenmesi haliyle daha çok zaman alıyor. Aksan bizim gibi kart yaşta göçenlerin laneti. Ne kadar akıcı konuçursan konuş, laf dönüp dolaşıp," Nerelisin? " e geliyor. İnşallah çocuklarımız bunu yaşamayacak ve eminim onların zamanına kadar Perth'teki bu Oziler de etraflarında çeşitli renklerden ve kültürlerden insan görmeye iyice alışacaklardır.
Bu konu ile ilgili aslında yazacak çok şeyim var. Ta dünyanın bir ucundaki ırkçılıktan bahsediyorum ama aslında az sonra anlatacaklarım belki size daha tanıdık gelir. Bizim kültürde birisine gözlerimizi doğrultuğumuzda hızlıca bir tarama eğilimimiz vardır, giydikleri ve makyajı hızlıca bize bir fikir verir. Kafamızda bir yere oturturuz o kişiyi direk. Nereli olduğunu, hangi okulu bitirdiğini sorarız. Meslek de aynı şekilde gayet önemli bir etikettir. Hatta o kişinin anne ve babasının mesleği bile bir kişiyi hor görmemize veya yüceltmememize sebep olabilir. Kısacası "Ye kürküm ye!" Türkiye'de çok geçerlidir. Hayatımın çeşitli dönemlerinde çeşitli tecrübeler yaşadım. Beni en çok etkileyen dönem 14 yaşında Ankara'ya taşındığım zaman yaşadıklarımdı. Urfa'da daha önce hiç hissetmediğim bir duygu ile karşılaştım. Ben ailemizin kültürel zenginliği ile gurur duyup Urfalıyım derken bir anda lisedeki sınıf arkadaşlarımın bana bakışı, benimle ilgili yaptıkları şakalar, takılmaları gerçekleri görmeme sebep oldu. Onlara göre Urfalı olmak demek, aşiretten gelmek, kürt olmak, İbo sevmek, kaba kaba konuşmak ve çiğköfte yemekti. Çok kibar olanlar ise "Aaa sen hiç Urfalı'ya benzemiyorsun", diye güya beni yüceltiyorlardı. Oysa benim geldiğim yer, çizilen yanlış imajına rağmen en medeni sohbetlerin, tartışmaların yapıldığı bir yerdi. Urfa'da insan ilişkilerinin sıcaklığı "yabancıların" (O zamanlar Urfalı olmayana yabancı diyorduk) kuruş kuruşa hesaplanan al-verlerinden çok öteydi. İnsanlar cömertti, mertti, misafirperverdi. Gel de bütün bunları sınıf arkadaşlarına anlat. (Bu arada bir kaç kişiyi müstesna tutarım, o dostlarım ile hala görüşürüz) Neyse benim bildiğim, bir kişinin böylesi bir imajı ergenlik döneminin buhranları eşliğinde kırmaya çalışması hayatta verilebilecek en çetin mücadelelerden birisidir. Ben de ne yapayım? Kendimi derse verdim. Hacettepe'yi kazandım. Hoop, yeni bir gurubun içine. Burda da benzer türden konuşmalar... Ancak üniversite ortamı nisbeten daha medeni, daha çok kültürlü ve anlayışlı. Orada bir aydınlanma yaşadım, insanları kafasında etiketleyenlere, kendisine sunulmuş kalıpları alıp hayata at gözlüğü ile bakanlara artık kızmamaya ve aslında ne kadar dar görüşlü olduklarını görüp onlara acımaya başladım. Bu bir rahatlama getirdi. Kendime artık çok güveniyor ve insanların beni Urfalı olduğum için ezmelerine izin vermiyordum. Hatta Urfa şivesi ile utanmadan çekinmeden komik olayları anlatıyor, bazı hallerimizle dalga geçiyordum. Kısacası kimseye birşeyi ispatlamak için mücadele vermiyor ve kendi bildiğim doğrularla gönlümce yaşıyordum. Sonra evlendim ve İstanbul'a taşındım. Devlet okulunda değil ama özel okulda bu durum yeniden karşıma çıktı. Hatta zamanında çok yakın olduğum bir arkadaşım, beni bir cafede karşısına aldı, elini dizime koydu. "Vesile'ciğim, sen gayet saf, iyi niyetle hikayeler anlatıyorsun, insanları çok güldürüyorsun ama sonradan bunlar senin arkandan seninle alay ediyorlar, bak yapma bunu" filan dedi. Bana göre ise ben sadece yaptıklarımdan sorumluydum, nasıl hissetmek istersem öyle hissederdim ve başkalarının benim hakkında ne düşündükleri onların sorunuydu. Aynı şekilde eğer arkamdan benimle dalga geçerlerse bu onların ayıbıydı. Burada değinmeden geçemeyeceğim, ayrımcılığa en çok rastladığım yerler en lüks sayılabilecek ortamlardı. Ne acı ki bazı ortamlar insanın ayağını yerden öyle bir kesiyor ki kişi maddi olarak zenginleştikçe manevi olarak fakirleşiyor. Derken zaman içinde bilinçli mi yoksa bilinçsiz mi oldu bilmiyorum ama artık özel meselelere pek girmemeye başladım, nereli olduğumu artık sorulmadıkça pek söylemiyordum.
İşte boyle Türkiye'de yaşadıklarımdan antrenmanlıyım ben. Tam Urfalı olma isini hallettim derken Avustralya'ya göç ettim ve bu sefer de insanlara Türkiye'yi anlatmaya çalışıyorum. Yok işe deve ile filan gitmiyoruz, hepimiz kara çarşaflı sakallı değiliz, metromuz var, konuştuğumuz dilin adı Türkçe'dir, barbar değiliz, orası Constantiopol değil artık, İstanbul oldu, vs. vs. Geçen bir grup yabancı ile oturuyoruz, bir konu açıldı, sonra benim aralaraında olduğumu hatırlayıp , "No, Vesile ve Kemal are westernized" filan dediler, güya bizim gönlümüzü hoş edecekler. Of Allahım of, dedim ben içimden. Her yerde, her kafa aynı. Sanki toplam 100 sene sonra hangimiz aynı havayı soluyor, aynı topraklarda yaşıyor olacağız, bu kadar fani olmamıza rağmen bu kibirimiz nerden geliyor? Ben böyle badireler atlatmış biri olarak, dünyadaki her türlü ayrımcılığa gıcığım. Kürt değilim, kürtçe şarkı dinler, ağlarım. Alevi değilim, Alevilerin insan ve Allah sevgisini çok beğenirim. Ermenilerin hikayelerinde duygulanırım. Allah'a inanırım, kendimce bir inancım var. Ramazan'da diger milletlerden muslumanlar ile iftar sofralarina oturdum, Cumhuriyet Balosunun hazırlanmasıda aktif görev aldım. Bazen soruyorum kendime, acaba ben "omurgasız!" mıyım, diye. Vallahi alakası yok, ben herkesi kendince haklı görenlerdenim, yargılamamaya çalışırım, bazen bir iki dedikodu eder ama sonra hemen pişman olurum. Kısacası benim dusturum, "Gel, ne olursan ol, yine gel!" dir.
Ama bu Oziler biraz ayrımcılık yapıyormuş, kulağınıza küpe olsun. Gelmeyi düşünüyorsanız çocuğunuza yabancı isim seçin. Saçınızı sarıya boyatın, yüksek faktörlü güneş kremi sürün, parmak arası terlik ve şort giyin, marka çantalarınızı çevreci market torbaları ile değiştirin , mümkünse yalınayak yürümeyi öğrenin.
Sevgiler
Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, akşam yemeği asma yaprağında köfte yaptım, muhteşem oldu, tarifine Portakal Ağacı'ndan bakın:)
0 Comments